Geri Hoş Geldin
Aramak istediğiniz serinin adını yazın...
İpucu: Sayfa değiştirmeden doğrudan seriye gidebilirsiniz"Şş, Aria. Asla konuşmamalısın, tamam mı?"
Doğduğu günden beri Aria'nın annesi, Sophia, onu iksirle besliyordu.
İksiri içtikten sonra Aria hiçbir şey söyleyemedi. Dilsiz oldu.
Öksürmesi bile mümkün değildi.
"Sen hiç doğmaması gereken zavallı bir kusursun!"
Aria'nın yüzü düştü.
Neden kendi babası tarafından dövülüp küfredilmek zorunda kalmıştı?
Yüz ifadesi tam bir küçümsemeydi. Ondan nefret ediyordu. Ona göre, o omuzlarındaki bir yükten başka bir şey değildi.
Konuşabiliyorum. Benim bir adım da var...
Annesini suçluyordu.
İksir ziyareti dışında başka hiçbir ziyarete gelmeyen annesi.
İksirleri içmediğinde onu azarlayan annesi.
Hiç masal okumayan, ninni söylemeyen annesi.
Bir an bile kucağına almamış annesi...
Beni seviyor mu acaba?
Aria hiçbir şey bilmiyordu.
Günler geçtikçe onu sadece izleyebiliyordu.
O baharda 10 yaşına girdiğinde her şeyi öğrendi.
Sophia vefat etmişti.
Ses telleri tamamen kopmuştu.
"Kendi canına kıydı. Şiddet suçu işlediği söylendi."
Gerçeği ancak hizmetçilerin konuşmalarını duyunca öğrendi.
Sophia onu Kont Cortez'den korumaya çalıştı.
Ben bir Siren'dim.
Siren.
Adını kadim bir yaratıktan alan bu yetenek, Sophia'nın damarlarında dolaşıyordu.
Şarkı söyleyerek başkalarını büyüleme, cezbetme, kontrol etme ve iyileştirme yeteneği.
Sirenler yalnızca efsanelerde var olan mitolojik yaratıklardı.
Ancak Kont Cortez 12 yıl önce onların gerçekten var olduğunu öğrendi. Bu yüzden bir Siren'i kaçırdı ve onu dünyaya tanıttı.
O Siren, Aria'nın annesiydi.
Ben böyle mi doğdum?
Bütün vücudu titredi.
Haber onu üzdü ama Kont Cortez'in Aria'ya uyguladığı aile içi şiddetle kıyaslanamazdı.
"Benden kaçmaya nasıl cesaret edersin, seni sürtük! Senin dadın olmayacağım!"
Acıdı. Hem de çok.
O gün hayatının en kötü günüydü.
Aria orda oturuyordu, gözlerinde yaşlar vardı, solgun elleri korku ve üzüntüden titriyordu.
Çığlıklarının sesini durdurmaya çalışıyordu ama bu imkansızdı, ses yüreğini parçalamaya devam ediyordu.
İnsan vücudunun dayanabileceğinden daha fazla acı hissediyordu ve gerçekten öleceğine inanıyordu.
Kaçmam gerekiyor.
Daha önce kaçmayı düşünmüştü.
Ama henüz 10 yaşındaydı.
Üstelik annesinin asıl niyetinin onu korumak olduğunu da ancak bir süre önce öğrenmişti.
Aria birden çığlık attı.
"Ah!"
Artık acıya daha fazla dayanamayıp feryat etti.
"Haha, evet! Bir Siren'in kızının konuşamaması mümkün değil. Beni nasıl kandırmaya cürret edersin?"
"Hayır! Dur!!!"
"Ne kadar güzel... Bir meleğin sesi gibi, tüy kadar yumuşak ve berrak..."
Sonunda Aria annesinin izinden giderek bir Siren hayatı yaşamaya başladı.
Güçlü soylular ona şarkı söylemesi için yalvardılar, tüm servetlerini ona teklif ettiler ve utanmadan ayağını öptüler.
İmparatorluk ailesinin ve aristokratların gizli sosyal partileri, Siren'in şarkılarını dinleme toplantısına dönüşmüştü.
Korkunç şeyler yaptılar.
Görmemesi gereken birçok şeyi gördü.
Duymaması gereken şeyleri duydu.
Ben bunların hiçbirini bilmek istemiyordum...
Her gün Tanrı'ya dua ediyordu.
Lütfen beni kurtar.
Ama Tanrı hiçbir zaman cevap vermedi.
Üstün yeteneği sayesinde Siren'in şarkıları daha da popüler oldu.
Halk ona sanki bir tanrıymış gibi tapıyordu.
Kendilerini kurtarması için yalvardılar.
Ta ki... En kötüsü gerçekleşene kadar.
Söylentiler imparatorluğun her yanına yayılmaya başladı.
Siren'in Tanrı'nın sesini ödünç alan bir kurtuluş meleği değil, bir canavar olduğu söyleniyordu.
"Efsanevi canavar hepinizi kandırdı..." dedi Azize Veronica, inananların önünde gözyaşları içinde.
"Ben de onun şarkılarına bağımlı oldum ve saray görevlilerinin çoğu çıldırdı. İmparator da..."
Gözyaşları o kadar gerçekti ki, meydandaki cemaat telaşlandı.
Soylular çıldırdı.
İmparator zalim oldu.
İmparatorluk yıkıldı.
Ve hepsi Siren'in suçu.
Siren sahteydi.
Kutsal bir varlık değildi, korkunç bir canavardı.
Gerçek olan, Kutsal İmparatorluk'un azizesi Veronica'ydı.
Öfkeyle bağırdılar. "Canavar yüzünden İmparatorluk ailesi sona erdi!"
"Dinsizlerin yuvası haline gelen imparatorluk sarayını temizlemeliyiz!"
"Ey Kutsal Varlık, iktidarda ol!"
"Bu sadece bir ihanet değil. Bu dine hakarettir! Siren kutsal bir savaş ilan ediyor!"
Hayırsever azize incecik omuzlarını hafifçe salladı.
Savaş kaçınılmazdı.
Sanki bir karar vermiş gibi başını kaldırdı.
Gözleri, Veronica'nın uçuşan sarı saçlarının arkasına düşen altın rengi ışıklara odaklandı.
"Hepinizi kurtaracağım!" diye söz verdi Veronica.
"Vay!"
"Sarayı arındıracağım ve Tanrı'nın lütfunu bahşedeceğim ki, artık masum kurbanlar yapılmasın."
Azize Veronica.
Kusursuzca örülmüş bir kahramanlık öyküsünün başkahramanı.
Ve imparatorluğu mahveden, tüm kötülüklerin kökü olan kötü kadın Aria.
Onları delirttim mi? Gerçekten mi?
Aria'nın kendisi bile şaşkındı.
İmparatorluk ailesi, aristokratlar, halk... Hepsi onun hatası olduğunu söylüyordu.
Savaş başlamıştı.
Her yaştan kadın ve erkek savaşa seferber edildi.
Kayıtsız şartsız sürükleniyorlardı, askerliği reddetme şansları yoktu.
Dışarıdaki sokaktan tuhaf, kan dondurucu bir ses geldi. Birçok sesin alçak hırlaması gibiydi ve giderek yükseldi, sonunda somurtkan, mırıldanan bir kükremeye dönüştü.
Şövalyeler bu sahneyi 'arınma süreci' olarak adlandırdılar.
"Canavarı idam edin!"
Kamuoyunun tepkisi üzerine imparator, Aria'yı sarayın derinliklerine sakladı.
"İdam mı? Hayır. Hayatın boyunca bir kuş gibi şarkı söylemek zorundasın."
Daha sonra bacağını kırdı, ağzını kapattı ve onu küçük bir kuş kafesine hapsetti.
Ne kadar zamandır burdayım?
Aria gözyaşlarına boğuldu.
"..."
İşte bu nasıl öldüğü.
Kanlı avuçlarına baktı ve yumruğunu sıktı.
Evet, sadece öleceğim.
Son kalan Siren öldüğünde, kimse onun gibi acı çekmek zorunda kalmayacak.
Aria her şeyden vazgeçti.
Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın, içindeki duyguların çürümüş kalbinden taşmasına engel olamıyordu.
"Seni öldürmemi mi istiyorsun?"
Aria bakışlarını sesin kaynağına çevirdi.
Lloyd Cardenas Valentine.
18 yaşındayken tüm akrabalarını öldürdüğü ve uzuvlarını kestiği söylenen şeytani Grandük.
Burda, imparatorun kafesinin içinde sıkışmış ve ölmekte olan, bacağı kırık bir kadına bakıyordu.
"Çünkü beni çağırdın."
"Seni çağırdım mı?"
"Şeytanı çağırdın."
Valentine Grandük'ü.
İmparator gibi aşağılık bir zalimdi, ama aynı zamanda bir katildi ve şeytana tapıyordu.
Kanlı ruhunu şeytana sattığı söyleniyordu.
"İhtiyacın olduğunda beni çağır."
"..."
"Şarkıların her yerde duyuluyor."
Sanki şeytan ona ruhunu teminat göstererek bir sözleşme teklif etmişti.
Hepimizi öldürecek...
Aria zaten ölüyordu. İntikamdan başka ne yapmayı tercih ederdi ki?
Kanadı kırık bir kuş, kafesi açılsa bile bir daha uçamaz.
Ancak ölümün eşiğine geldiğinde Aria...
"Gel tatlı ölüm."
Şeytanı çağırmayı seçti.
Saraya baskın yapan Grandük, önüne çıkan herkesi tek bir kılıç darbesiyle öldürdü.
Sadece bir kişi kalana kadar hepsini...
Aria hariç hepsini.
Çığlıklar büyük bir cam parçası gibi odayı parçaladı. Bunlar bu dünyada uzun süre kalmayacak olanlara ait olan boğuk bir çığlıktı.
Her yüz kırmızı lekelerle kaplıydı ve uzuvlar avizenin ışığı altında doğal olmayan açılarda duruyordu.
Gece dehşetle doluydu.
Grandük'ün ardında kurtuluş ışığını gören tek kişi Aria'ydı.
"Olmadı böyle. Biraz daha erken gelseydim şarkını bir kez daha dinleyebilir miydim?"
"..."
"Seni şarkı söylerken duymak istiyordum."
Yavaşça cevap verdi. "Şarkım senide mi mahvetti?"
"Asıl ben seni mahvettim."
Yakınlarına dağılmış en güzel ot yapraklarını uyuşuk bir tavırla topladı.
Sonra onu bir pipoya tıkıştırdı ve ağzına koydu.
"Hadi birlikte cehenneme gidelim." dedi ve piposunu kırmızı dudaklarına bastırıp duman bulutu üfledi.
"Üzgünüm. Beni çağırmasaydın cennete gidebilirdin."
Cehennem.
Karşısındaki manzara cehennemi andırıyordu.
Yerdeki imparatorluk aileleri ve soylular cansızdı. Vücutları birçok yere dağılmıştı, kurumuş kanla lekelenmişti; kıpkırmızı ve oda iğrenç bir kasap dükkanı kokusuyla doluydu.
Üstelik... İmparator öldü.
Tanrı düşmanlarımızı affetmemizi istedi.
Kendini başkaları için feda et.
Kendini mahrum et.
Tanrı...
Ama ölümün eşiğinde bile olsa şeytanın intikamı çok hoştu.
Eğer intikamının bedeli cehennem olsaydı, o zaman günahlarının bedelini ödemeye hazırdı.
"Şarkı, şarkı söylemek istiyorum."
Hayatında ilk defa. Aria kendi isteğiyle şarkı söylemek istiyordu.
"Beni dinle."
Sesi iyi çıkmıyordu ve dudaklarını açmakta zorlanıyordu.
Ama Grandük yine de dinlemeye istekliydi.
Beni cehenneme götüren Şeytan.
Onun kurtarıcısı.
Onu kollarının arasına aldı, yüreğine çöken acı yavaş yavaş dindi.
Yavaş yavaş tüm duyuları bedeninden kaçarken derin bir uykuya dalmaya başladı ve son saniyede gözlerini kırpıştırdığında yüzünde hafif bir gülümseme belirdi...
✧
Aria ölmüştü.
Ama uykunun uyuşukluğu yavaş yavaş uzuvlarından silindikçe...
Çiçeksi bir koku…
Baharın kokusunu aldı.
Burası... cehennem mi?
Gözlerini açtı, kirpikleri hafifçe göz kapaklarına çarptığında gözlerini kırpıştırdı ve derin bir nefes aldı.
Tanıdık bir tavan görüşünü örtüyordu.
On yaşına kadar kilitli kaldığı çatı katı tavanıydı.
Bir süre düşündü, nefesi düzene girmeye başladı.
Ne kadar tuhaf diye düşündü, göğsünde artık keskin bir ağrı yoktu. Nefes aldığında çok acı çekiyordu.
Artık acımıyor.
Yüzüne dokundu.
Hiçbir yanık izi yok mu? Neden izleri hissedemiyorum?
Ayağa kalktı, ayaklarını yataktan aşağı sürükledi ve etrafına bakındı.
Kafes gitti.
O kilitli değildi, özgürdü.
Tüm vücudunu serbestçe hareket ettirebiliyordu. Bacakları sakat değildi, yaraları gitmişti ve gerçekten konuşabiliyordu.
Bu bir rüya değil.
Son birkaç yıldır uzuvları ağrıyordu ama şimdi buradaydı, vücudu mükemmeldi, daha gençti ve sağlıklıydı.
Aria ayağa fırlayıp küçük bir pencereye doğru koştu.
Kışın sonunu müjdeleyen taç yaprakları uçuşuyordu.
Bahar geldi.
Bahar onu kelebek kanatlarının havayı selamlaması gibi karşıladı. Gökyüzü maviydi, çiçekler açmıştı ve güneş pembe-kalamin saçlarını kaplayan hoş bir sıcaklık getirdi.
Çok güzel bir manzaraydı, bir daha asla göremeyeceğini düşünüyordu.
Aria pencereden dışarı uzanıp havaya saçılan yaprakları yakaladı ve sanki dua ediyormuş gibi ellerinde tuttu.
Ah.
O dirildi.
Şeytan ona bir fırsat daha vermişti.
"Konuşabiliyorum..."
Annesi öldüğü için iksiri içmemişti.
Hâlâ çatı katında yaşıyor olması, babasının onun sesini daha duymadığı anlamına geliyordu.
Baba.
Kont Cortez.
Hayatımı mahveden kişi.
O zaman da intikamını almaya çalıştı, şimdi de aynısını yapmaya çalışacaktı.
İntikamı onu yeniden bir bütün yapacak tek şeydi.
Aklına ilk gelen şey, zamanda geriye dönmenin şaşkınlığı ya da alışılmadık çevresiyle ilgili yaşadığı kafa karışıklığı değildi, daha çok...
İntikamın yedi harfiydi.
Artık içmeye başlamıştır.
Sabahın erken saatlerinde orda içki içiyor olmalı.
Aria babasını ziyaret etmek istiyordu.
Bu yüzden hiç tereddüt etmeden çatı katının kapısını açtı ve hemen yeraltına yöneldi.
"Aman Tanrım!"
"Aman Tanrım! Beni korkuttun."
"Ne, nasıl..?"
Hizmetçiler onun tavan arasından çıktığını görünce şaşkına döndüler.
Aria onların yanından umursamazca geçti.
Birazdan şarap mahzeninde sözde babasıyla karşılaşacaktı.
"Kimsin..?"
Kont Cortez durumu tam kavrayamayacak kadar sarhoştu.
Aria'nın aniden ortaya çıkması onu şaşırtmıştı ve yüzünde alaycı bir ifade vardı.
Fakat Aria şarkı söylemeye başlayınca yüzü aydınlandı ve kısa sürede şaşkınlığa kapıldı.
Tepki bırakmak için .
Yorumlar yükleniyor...
Yorumlar
(0)